
İŞTE HABER BU...
CEM KIZILTUĞ' UN YENİ ALBÜMÜ
Çizer Cem Kızıltuğ'un Zaman'da yayımlanan çalışmaları yeni bir albüm kitap oldu. 'Alegorik Gri' adlı kitapta Kızıltuğ'un gazetenin Kürsü sayfasında ve eklerinde yayımlanan illüstrasyonları yer alıyor. Bu işlerle 'gri' bir çağ yaşadığını söyleyen Kızıltuğ'un altı yıl önce yayımlanan "C'empati"deki sert üslubunun yerini daha sıcak ve hikâyesi olan işler almış.
Gazetenin üçüncü katında, hemen gözünüze ilişecek biri. İri cüssesi, kıvırcık saçları, gözlükleri ve alışılmış sessizliğiyle kendine mahsus bir portre çiziyor. Duruşuna aldanmayın, muzip bir sanatçı o. Biraz dikkat kesilirseniz içinde pusuda bekleyen yüzlerce çocuğun saklandığını fark edeceksiniz. Bu suskunluk çizerliğin alametinden midir? Kelimelerini toplayabilmeniz için çokça sabretmeniz lazım. O da bunun farkında. Hz. Musa'nın duası gibi dilindeki bağların çözülmesi dileğinde. Söyleşi esnasında "kelimelerim yetersiz" deyip minik kaçışlar peşinde olsa da bu kez beceremiyor. Delişmen bir ruh olduğu ortada. Gazetedeki hallerine şahidiz; lakin dışarıda, içindeki çocuklarla gezip tozduğunu, koşturduğunu düşünmeniz de mümkün. Bu 'saklı' çizerde biraz şairlik de var. Çizgi her ne kadar derdine derman olsa da o söze de sığınmak istiyor. Söz olmadan resimleyenin olmayacağını söylüyor.
Cem Kızıltuğ... Zaman'ın usta çizerlerinden biri. İlk albüm kitabı C'empati'den altı yıl sonra Alegorik Gri (Zaman Kitap) adlı bir eserle çıkageldi. Gazetenin Kürsü sayfasında ve eklerde yayımlanan illüstrasyonlar onun için yeni bir dönemin işaretçisi. Bir noktadan başlayıp sonsuza uzayan çizgiler, laleler, karanfillerle bezeli zeminler, hep hikâyesi olan işler. 'Alegorik' ve 'Gri' adlı iki bölümden oluşan albümde tüm bu illüstrasyonları derli toplu görünce gölgelerin ardında saklanmayı seven bu sanatçıyı anlamak hafiften kolaylaşıyor.
HER ŞEY BİRAZ GRİ
"Gölge gridir, toz gridir, kül gridir, kum gridir, dem gridir..." ve en nihayetinde "Cem gri'dir.." cümlesiyle biten bir önsöz var karşımızda. Kızıltuğ'un eşiğine baş koyduğu bu 'gri'nin hikmeti neydi? Ondan dinleyelim: "Hayat bazen siyah ve beyaz arasına çizilmiş bir hat gibi gelir ve her şey grileşir. Gri pek çok şeyi çözecek bir hale büründü benim için. Ona bir renk olarak bakmadım. Kendimi çok anlatamıyorum, gri beni bu halden kurtaran bir şey oldu. Her şey bambaşkaydı, ama şu an daha sakin bir dünya var. Herhalde dalgalandım da duruldum."
Alegorik Gri'de Kızıltuğ'un C'em-pati'deki sert üslubu daha sıcak bir hale bürünmüş diyebiliriz. Kendi deyimiyle içinde bir çağ yaşıyor, 'gri bir çağ'. Bu dönemin başka bir halde dönüşeceğinin de farkında: "Benim ruh halim hep öyle. Sürekli değişiyorum, kilo alıyorum, kilo veriyorum, çok karamsar, çok neşeli oluyorum. Hep gri kalıyorum. Birden çizgiyi bırakır mıyım, her şeyi bırakır mıyım? Bunlar hep olabilecek şeyler. Çizgi benim içim vazgeçilmez değil. Her an dağılabilirim de. Bu albümle öyle olması gerektiğini anladım."
İki albümü arasında nasıl farklar vardı? Uzun bir suskunluktan sonra cevaplıyor Kızıltuğ: "Çizgi yolunda bitmişlik yok, gidişim devam ediyor. Bitmemişlik duygusu beni tetikliyor. C'empati'de bir çizgi içinde birkaç konuyu sığdırmak zorundaydım. Alegorik Gri bana özel. Pek çok konuyu harmanlayarak çizilmiş işler. Herkesin kendi gidişatından bir şeyler bulacağı, hikâyesi olan işler."
İSLAM SANATLARI ÇİZGİMİ ZENGİNLEŞTİRİYOR
Cem Kızıltuğ'un işlerini takip edenler bilir; onun pek çok illüstrasyonunda yer edinen bir 'göz' hep dikkat çeker. Altında bir neden aramayın, zira o bunu sadece sevdiği için yapıyor, "Seviyorum, hepsi bu." diyor. Alegorik Gri'de bazen bir minyatürü, tezhibi andıran çalışmalar var. Geleneksel sanatlara paralel gitmeye çalıştığını ama hepten onların içinde olmadığını söyleyen sanatçı, "İslam sanatları, çizgilerimi bütünlüyor. Bu bir imkân benim için. Yöresel yemekler yapıyorum ve kendimden bir şeyler katıyorum. Çizgimi İslam sanatları ile daha da zenginleştirmeyi istiyorum, ama vakit pek müsaade etmiyor." diyor.
ZAMAN
ÖMER LÜTFİ' NİN ARDINDAN

"Öldüm de uyandım gülüm, öldüm de uyandım"
Tanıdığımda çocuktum. Hep çocuk kaldım. O 'abimiz'di tanıdığımda. Hep 'abimiz' kaldı.
Merhum Ahmet Kabaklı Hoca'nın Türk Edebiyatı Vakfı'nın aylık dergisinde ilk acemi hikayelerim yayımlanmaya başladığında, Ömer Lütfi Mete "oturmuş şair" sıfatını çoktan kazanmıştı. Sene 1979. Kaos yılları ve bu toz duman ortamında Kabaklı Hoca'nın çevresinde temiz hava soluklanmaya çalışan bir avuç insandan biriydi.
Çocukluğunu yaşamamış pek. Çocukluğu tesbihin, takkenin ve kitabın 'suç unsuru' sayıldığı arabesk faşizm döneminde, gizli gizli Kur'an ve Arapça öğrenmeye çalışarak es geçilmiş. Çocukluğuna hasretti bu yüzden. 17 yaşına varmadan Rize İyidere havalisinde 'acar vaiz' diye nam salan delikanlı bir hoca olmuş. Çocuk olmadan, delikanlı oluvermiş birden.
Delikanlılığı hem Ömer'liğinden. Kılıç gibi keskin bir zeka, dil ve kalem sahibi delikanlı Ömer, Allah kavramıyla birlikte ve O'na kulluk nisbetiyle eş olarak gördüğü 'millet' sevdasına düşüp âteşîn bir ülkü peşine düşmüş. Düşmekle kalmamış baş koymuş, can bağışlamış. Safların sık tutulup, duvarların kalın örüldüğü kaos yıllarında, tek silah bildiği kalemi ve hitabetiyle yanlış ve tehlikeli bulduğu ideolojilere karşı mücadeleye girişmiş.
Ben Lütfi'liğiyle tanıdım onu. Arada bir kabaran, kasırga gibi esen ve fakat hemen geçen Ömer'liğinden bütünüyle kurtuluş mümkün olmasa da, ikinci adının letafeti bize sığınacak liman açıyordu. Tartışmalarda inandığı değerleri savunurken sertti, tavizsizdi, celalliydi. Fakat tartışma bitip de sohbete dönüldü mü, yumuşacık, alçak gönüllü ve cemal doluydu. Yıllar geçtikçe Lütfiliği, Ömerliğini gölgede bırakır olmuştu. Hele ki bir rehber önünde ayak mühürleyip, boyun bükerek "baştan makaslandıktan" sonra Ömer, Lütfi'ye Ömerliğinin hesabını verir olmuştu.
Adından mıdır bilmem, ismiyle müsemmâlık mıdır anlamam, ancak Ömer Lütfi Mete, nefsine Celal ve Cemal esmasının dengesini buldurmuş ender insanlardan biriydi.
Gazeteciydi. Babıali'de Sabah gazetesinde başlayan muhabir-muharrirliği ölünceye dek sürdü.
Su üstünde temelsiz yapı gibidir ülkemizde medya. Harcı cıvık, zemini kaypaktır. Ol sebepden olsa gerek, uzaktan büyük görünenler yakınlaştıkça küçülür, gölgesi boyundan uzun kavak seyrine sokuverir insanı. Büyük yazar bilinenlerin haylisi, Ömer Lütfi'nin tabiriyle "tabelacı"dır aslında, onun için büyük yazarlar. "Kalemi kıvrak olsa da, ruhları yavşak"tır bir başka tabirle. Daha da kıvrak olanı, babasını bile tanımaz olur bir süre sonra...
İşte böyle bir ortam ve hava içinde, Ömer Lütfi Mete "elif" gibi dosdoğru olabilmeyi başarmış, ruhunu bir çırpımlık alkışa, bir saçımlık paraya satmadan, doğru bildiğini her hâl üzre söyleyip yazabilmiş, doğru bildiklerinin yanlış çıkmasından da gocunmayıp hakikate boyun bükebilmiş bir insandı. Topu topu üç köy dolaşıp da "Dokuz köyden kovuldum, aha bu da onuncu köy" diyen şişik efelerden değildi, gerçekten dokuz köyden kovulmuş Doğrucu Davut'un ta kendisiydi.
'Gülce' remziyle hitap ettiği 'dilber'e erken ulaşma arzusunun öngörüsünden midir, yoksa o 'dilber'in yaman çekişinden midir bilmem, hep "uçurumun kenarında" imişçe bir telaş içinde yaşadı. Yarıdan bir fazlasını birlikte tükettiğimiz ömrünü, ikiye üçe katlayan bir yoğunluk içinde geçirdi. Bir yere davet edilmiş de geç kalmış gibi, ayakları içeri girerken kafası dışarı çıkar vaziyette, kazara bir dolaba çarpacak olsa "pardon" deyip geçen bir rüzgârın peşinden "acele" koştu hep. "İki günü birbirine müsavi" olmadı hiç. Aynı zaman diliminde birkaç senaryo, roman, şiir, makale yazıp radyo, televizyon çağrılarına icabet ile, şehir şehir konferanslar verebilen deli bir yürekti o.
Ömer Lütfi Mete; kökleri Anadolu irfanına dayanan imanı ile, -hiç abartısız ve emin bir ifadeyle söylüyorum- bu çığrından çıkmış zamanda, 'delikanlı bir sahabe gibi' yaşadı. Hataları vardı elbette, beşer yanının tezahürü olan hatalardan ibaretti hepsi, fakat 'ölçü'lü yaşayanlardan idi, hatasını 'ölçü'ye vurup bedelini ödemekten kaçınmayan bir sağlam karaktere sahipti. Onu tanıyıp da "sevmedim" diyeni görmedim hiç.
Her inançtan, her düşünceden, her kesimden, delisinden velisine, külahlısından silahlısına kadar öylesine geniş bir dost çevresi vardı ki, muhabbeti kalıpları, zincirleri kırıyor, "dizlerinden paletler geçerken" dahi gülümseyebiliyordu.
"Allah'ın Adamı" derler ya hani! Allah'ın Adamı'ydı işte.
Çarşamba vefat etti, perşembe uğurladık. Altunizade'deki cenaze namazı gerçekten görülmeye değerdi. Mahşeri kalabalık, Çengelköy'de, muhteşem bir al bayrağın gölgesinde denize nazır kabrine bedenini emanet ederken de yanındaydı. Dualar ve aminler bittikten nice bir zaman sonra zor ayrıldı kabrinden insanlar.
Televizyon dizisi için yazdığı şiirlerden birinde "Öldüm de uyandım gülüm, öldüm de uyandım" diyordu. Hayat sandığımızın aslında bir ölüm, ölüm bildiğimizin ise "hakikate uyanış" olduğunu anlatıyordu elbette. Fakat arif gönlü Hakk'a nasıl yürüyüş macerasını da özetlemişti bu mısra ile.
Bir yıl önce yarım saat duran kalbi, yine dualar ve aminlerle uyanmış, Ömer Lütfi Mete "çocukluğuna" uyanmıştı. Allah, yaşayamadığı çocukluğunu son bir yılda hediye olarak iade etmişti ona. Ve sonra hakikate uyanış! Gel muştusu'na kanat vuruş!
Bir güzel adamdı Ömer Lütfi...
Dostumdu, abimdi, ustamdı...
Olmak istediğim adamdı!
Nur içinde yatsın cancağızım!
a.tezcan@zaman.com.tr
DÖN "DEDE" DÖNELİM
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















































