Yalnız Kovboy İstanbul'a geliyor


Yapı Kredi Kültür Merkezi, 10 Mayıs-17 Haziran tarihleri arasında Vahşi Batı'nın yalnız kovboyu Red Kit'i ağırlamaya hazırlanıyor.
Çizgi roman araştırmacısı Didier Pasomonik'in küratörlüğünde hazırlanan "Red Kit İstanbul'da" sergisi, orijinal çizimlerden karakterlerin oluşum süreçlerine, çizgi roman endüstrisinin gelişiminden İzzet Günay ve Sadri Alışık'lı sinema afişlerine kadar, Red Kit'in Türkiye macerasını ziyaretçilere sunacak. Düldül, Daltonlar, Rintintin, Billy the Kid, Calamity Jane ve diğer karakterlerin de yer alacağı sergi, Türkiye'de çizgi roman kahramanı üstüne yapılan ender sergilerden biri. 19 Mayıs Cumartesi günü "Red Kit İstanbul'da, Çocuklar Bu Sergide!" adındaki drama ile okuma atölyesi düzenlenecek. Red Kit'in Türkiye Serüveni adlı söyleşiyle meraklıları, Yalnız Kovboy'u daha yakından tanıma fırsatı bulabilecek.
Arzu Kılıç İstanbul

Çevik Bir, tekbiiiiiiir!



Yok, cezaevinde seccade istememiş de gazete kağıdın üstünde namaz kılmış mış.. Yok aslında namaz kılmamış mış.. Yok hiç namaz kılar mıymış.. Yok kılsa kime ne, kılmasa kime neymiş miş..
Doğrusnu bilmiyoruz. “Allah’la kul arasına girilmez.” klişesinden uzak “Allah’la kulları arasına girilmez” diyoruz ve George W. Bush’un da aynı sakalla bir resmi vardı ,biz bunu hatırladık sadece.
Cafcaf tan alınmıştır.

28 ŞUBAT YARGILANIYOR

STAR GAZETESİ-AHMET KESGİN

Hürriyet gazetesinde büyük kayıp



Bugün 15:17 PerşembeHürriyet gazetesinin 1. sayfasındaki güncel karikatürlerin çizeri Latif Demirci, Hürriyet'ten ayrılma kararı aldı.

GAZETECİLER.COM - Hürriyet'in işten çıkartma dalgası sadece gazetenin kurumsal kimliğini oluşturan Hürriyet Gazeteciliği kitabının yazarı Sefa Kaplan gibi isimleri değil, çok önemli bir kalemi de işsiz bıraktı.

Hürriyet gazetesinin 1. sayfasındaki  güncel karikatürlerin çizeri Latif Demirci, Hürriyet'ten ayrılma kararı aldı.

Pazar günleri Press Bey bandını, hafta içinde ise birinci sayfadaki siyasi karikatürler ve Kelebek ekindeki Evli ve Cepli isimli çizgi bandı çizen ünlü karikatürist Latif Demirci iddialara göre yakın çevresine artık Hürriyet Gazetesi'nde çizmek istemediğini söyledi.  Demirci, Hürriyet'ten ayrılmak isteğini de gazete yönetimine bildirdi. Kulislerde konuşulanlara göre Enis Berberoğlu ise artık ismi Hürriyet ile özdeşleşen Latif Demirci'den çizmeye devam etmesini ve bir süre düşünmesini istedi. Hürriyet Gazetesi yönetimi bunun üzerine Latif Demirci'ye uzun süreli bir tatil verdi. Demirci ise yakın çevresine artık Hürriyet'te çizmemekte kararlı olduğunu bildirdi.

DeliDolu "dopdolu" geliyor...






DeliDolu "dopdolu" geliyor...

DeliDolu Mizah Dergisi 1 Nisan 2012 Pazar günü yayında...

Delidolu Mizah Dergisi bu defa tüm okuyucularının adreslerine kesinlikle hiçbir ücret beklemeksizin (ne kargo, ne de posta ücreti) postalanıyor. Karikatürcü Mehmet Duru'nun verdiği bilgiye göre, "Siz de Dergimizden ücretsiz elde etmek istiyorsanız, elektronik posta kutumuza kendi posta adresinizi yazın.. Delidolu evinize kadar ücretsiz olarak gelsin.. DeliDolu Mizah Dergimizi edinmek için bize yazacağınız e-mail adresimiz abonedelidolu@gmail.com ."

(Haber: ismail kar iskocus@gmail.com).

Mizah dergisi 64 aylık olarak güldürecek






Aylık mizah dergisi eksikliğini kapatmak için bugün yayına başlayan "64" hızlı başladı...

GAZETECİLER.COM - Türk mizah dünyasındaki unutulmaya yüz tutmuş, aylık mizah dergisi eksikliğini kapatmak üzere Mizah Dergisi "64" yayın hayatına bugün başladı.

Çiçeği burnunda Mizah Dergisi "64"ün Editörü Senem Bedia Aşkın tüm ekip adına yaptığı yazılı açıklamada, bugün yayın hayatına başlayan "64"ün uzun zamandır çeşitli mizah dergilerinde tecrübe kazanmış, bu işe gönül
vermiş 30'a yakın genç ve yetenekli yazar-çizer kadrosu ile okuyucunun karşısına çıktıklarını belirtti.

Aşkın, mizah anlayışına yeni bir soluk kazandırmayı amaçladıklarını da belirterek, "Amacımız güldürüp düşündürmek ve böylece toplumun sesi olmaktır. Sloganımız ise (Savulun yetim hakkını beşamel sosuyla yiyenler, savulun kul hakkını şalgamsız yutamayanlar) şeklindedir" dedi.

Senem Bedia Aşkın, çiçeği burnunda Mizah Dergisi "64" hakkında şu sırları verdi:

"64 artık ezilene bir telefon kadar yakın. Mazluma ortalama bir Laz bakkal kadar el ense. Hepsi okumuş çocuklardan oluşan, mühendis, doktor veya avukat olmayı elinin tersiyle reddedip mizahı seçmiş gencecik kadrosu, sizin için aylarca sabahladı.
Anneleri sorduğunda okulda olduklarını, kantinde çay içtiklerini söyleyip tekrar tekrar sabahladılar. Amcaları hal hatır sorduğunda yine okulda olduklarını söylediler. Babaları kıllanıp kapıya dayandığında halatla arka kapıdan kaçtılar ama yılmadılar. Toplam 64 sayfadan oluşan mis gibi dergiyi, banklarda, otobüs duraklarında, ofis kenarlarında, kuaförde, masaj salonunda, pazarda, mutfakta, mecliste, tribünlerde ve mesire yerlerinde yazdılar çizdiler, tamamladılar.

O yüzden bu dergiyi kendinize yakın hissettiğinizde şaşırmayın. Ve etrafınıza dikkatlice bir kez daha bakın. Çünkü yanı başınızda bir 64 yazarı veya çizeri çalışıp yorgunluktan sızmış olabilir."

Aşkın, bugüne kadar yayımlanmış ve yayımlanmakta olan önde gelen mizah dergilerinin ustalarının da önemli desteği ile yayın hayatına başlayan 64'ün sahip olduğu enerjiyle uzun soluklu bir yayın olmayı hedeflediklerini kaydetti.

Hep aynı kafa...

Haslet Soyöz - Milliyet

'En Kahraman Rıdvan Don Kişot ruhlu'


'En Kahraman Rıdvan Don Kişot ruhlu'


Gırgır dergisinin önemli karakterlerinden En Kahraman Rıdvan’ın çizeri Bülent Arabacıoğlu: “Rıdvan, kahramanlığa okuduğu Tommiks, Teksas, Teks dergileri, televizyonda Kung Fu, sinemada Superman seyrederek esinleniyor. Zayıf, çelimsiz. Kuvvetli biri değil fakat içinde bir Don Kişot ruhu var. Kötülerle mücadele etmek istiyor.”

İSTANBUL - 80'lerin efsane dergisi Gırgır'da Bülent Arabacıoğlu'nun yarattığı zayıf, çelimsiz, hiçbir süper gücü olmayan ama süper kahramanlara özenen bir karakterdi "En Kahraman Rıdvan".

"Ey zalim, haydut, üç kağıtçı ve bilumum kötüler!.. titreyin ve savulun! En Kahraman Rıdvan geliyor! Kukuriiikuuu!" diye bağırarak kötülüklere karşı amansız bir savaş açmaya karar veren her defasında yenilse de yine de kavgaya girmekten korkmayan bir "kahraman"...

Çizeri Bülent Arabacıoğlu, En Kahraman Rıdvan'ı; "Kahramanlığa okuduğu Tommiks, Teksas, Teks dergileri, televizyonda Kung Fu, sinemada Superman seyrederek esinleniyor. Kuvvetli biri değil fakat içinde bir Don Kişot ruhu var. Kötülerle mücadele etmek istiyor" diye anlatıyor.


Gırgır dergisinin efsane olduğu yıllar ve siz de oradasınız. Gırgır'a geçişiniz nasıl oldu?

Tipitip çok başarılı olunca o dönemde o kadar çok firmadan sakızlar çıkıp reklam yapıldı ki sakız antipatik olmaya başladı. “İnsanların geçinmeye parası yok, bu ne sakız furyasıdır böyle” diye laf olunca o arada sakız firmaları aralarında anlaşıp reklam yapmama kararı aldılar. Bütün yoğunluğumuzu sadece Tipitip’e verdiğimiz için birdenbire işsiz kaldık. Üç ay, beş ay, bir sene dayandık, baktık olmuyor; yine kendi dünyamıza, karikatüre dönelim dedim. Tekrar Çarşaf’a gittim fakat Çarşaf’ta arzu ettiğim ortamı, o eski ortam gibi bulamadım. Benim çalıştığım dönemdeki büyüklerimiz ayrılmışlar, farklı arkadaşlar vardı. Onlar da çok iyi ama ben ne de olsa dışarıdan gelen bir insan olarak kendimi oraya ait hissedemedim. O zaman da Gırgır çok takdir ettiğim bir dergi, “Bu işi yapacaksam işi bilen bir insanla yapayım, gideyim, ne olur ki” dedim. Çünkü duyuyordum Oğuz Abi mert bir insandır, çıkıp karşısına konuşabilirsin. Aldım işlerimi gittim. Baktı, inceledi “Tamam gel ama işimiz kolay değil. Çünkü ben genç insanlarla çalışıyorum. Onları alıyorum, yoğuruyorum, benim tarzımda bir kıvama getiriyorum. Onlarla çalışmam daha rahat. Sen şimdi belli bir kıvama gelmişsin, mayan tutmuş; ben seninle zorlanacağım. Gırgır’ın bütün sayfaları, köşeleri dolu sana bir yer veremem ama Tekin’in (Aral) yönettiği “Laklak” diye bir dergi var istersen orada başla” dedi. Orada başladım. Gani Müjde de orada, amatör zamanlarıydı. Yavaş yavaş Gırgır’a, Fırt’a da karikatür çiziyordum.

En Kahraman Rıdvan’ın başlama hikayesi de çok enteresan oldu. Haftada bir kere sabahlamaya alışmıştık Gırgır’da, Çarşaf’tayken sabahlamamız yoktu. O sıralarda kayınbiraderimin evlilik durumu var, ona gitmemiz, havaalanına gidip birini karşılamamız gerekiyor falan derken 3 gün arka arkaya uykusuz kaldım. Dergide de işi bitirmemiz lazım. O yorgunlukla dergiye gittim. Oğuz Abi gerçekten zor beğenen bir insandı. Yeni bir şey çıkacak o da haklı, “Böyle olmamış, şöyle olsun, git, değiştir” falan diyor; elim ayağım titremeye başladı. Kağıdı, kalemi götürdüm Oğuz Abi’nin masasına koydum, resmen pat diye… “Ben bunu çizmiyorum” dedim. Gece saat 3’e geliyor. Oğuz Abi tam Nuri’yi bitirmiş yeni bir krizle karşı karşıya, “Şimdi oğlum sen bunu bu akşam çizmezsen, bir daha çizgi çizemezsin. Bırak ben çizdiririm çizdirmem ayrı mesele ama sen kendine güvenini kaybedersin. Biz bu akşam bunu yapacağız” dedi. Çağırdı çocukları, “Behiç sen şunu yapacaksın, Şevket sen şunu şöyle yapacaksın” dedi ve ilk sayfalar öyle çıktı. Hikaye benim, bazı çizimlerin taslakları benim ama çinilerinde Oğuz Abi dahil arkadaşların payı vardır. Gerçekten o gece acayip sinirim bozulmuştu. Bırakın çizgi çizmeyi, kalemi tutamaz hale gelmiştim. Ertesi hafta normal çizimler devam etti.


Rıdvan kendi halinde yaşarken Tom Miks, Mandrake, Superman’e özeniyor ve taklit ediyor. Nedir onu kahramanlığa özendiren?

Rıdvan, kahramanlığa okuduğu Tommiks, Teksas, Teks dergileri, televizyonda Kung Fu, sinemalarda Superman seyrederek esinleniyor. Tabii vücudu buna el vermiyor; zayıf, çelimsiz. Kuvvetli biri değil fakat içinde bir Don Kişot ruhu var. Kötülerle mücadele etmek istiyor, kültürü de ona müsait. Teksas gibi yumruk atacak, Tom Miks gibi silah çekecek, Mandrake gibi hipnotize edecek buna inanmış ve haksızlığa tahammülü yok. Çok dürüst ve saf bir çocuk, kahramanlığı öyle algılıyor ve gerçekten beni çok zorluyordu. Neden? Bir şeyi alt etmesi o vücutla, o çelimsizlikle zor, ben burada bu adamı başına bir şey gelmeden nasıl kurtaracağım diye uğraşırdım. Ama oradan mizahı, espriyi yakalıyorsunuz. Yoksa benim Oğuz Abi’ye ilk götürdüğüm taslaklardaki gibi güçlü, kuvvetli olsa vurur geçer ama o çelimsizliğiyle, çeşitli tesadüflerle, kazalarla başarıyı elde ediyordu. Bir olumsuzlukta dahi “ya zaten bu böyle değil şöyleydi, olur böyle şeyler" diye kendi kendine teselli buluyordu. O kahraman olduğuna inanmıştı. Aslında herkesin içinde var olan bir duygudur kahramanlık. Çünkü, bazen bir haksızlık, yanlışlık gördüğümüz zaman müdahale etmek isteriz. Ama o andaki durumumuz buna müsait değildir, yapamayız, içimizde de kalır. Bazıları bunu yapar, tepki gösterir ama çoğumuz yapamaz. “Ben olsaydım bunu şöyle yapardım, bunu böyle yapardım, karşı koyardım, böyle döverdim”… Ama Rıdvan “ben bunu yaparım” diyor ve işin içine giriyor.

"Bir kahraman herkes gibi ceket pantolonla gezemez" deyip kendine kıyafet dikiyor ve nara atıyor…

Süperman’in pelerini var uçarken kullanıyor, Tom Miks’in asker rangers kıyafeti, Teksas’ın kürkten şapkası ve çeşitli kıyafetleri var. Bir kahramanın kıyafeti olması lazım ama maddi imkanı yok öyle bir şeyler diktiremiyor. İç don tabir ettiğimiz şeyi alıyor zayıf çünkü, onun alameti farikası, yani logosu da kemik olacak, kendisi dikiyor. Bir de naraya ihtiyacı var her kahraman gibi; Zagor’un “Ahyaak”, Tarzan’ın “Aaa” diye nidaları var. O da diyor benim de olması lazım. Sabaha kadar düşünüyor, sabaha karşı horoz ötüyor bir taraftan “hah” diyor buldum. “Kukuriiikuuu!” nidası da oradan geliyor.

Daha ilk macerasında yaşadığı kasabadan İstanbul’a gidiyor. Rıdvan nereli?

Rıdvan aslında Anadolu’da bir kasabada doğuyor ve zaten orada bu kültürü ediniyor. Fakat okuduğu gazetelerde görüyor ki bütün olaylar İstanbul’da oluyor, bütün kötülerin kaynağı İstanbul. Onun için kalkıyor İstanbul’a geliyor çünkü İstanbul’un ona ihtiyacı var, ona inanıyor. İstanbul’un kötülerden kurtulması lazım, bunu yapacak kimse de kedisinden başka kimse değil. Superman Amerika’da çünkü Türkiye’de değil. Ona inanarak geliyor.

İlk maceralarında saçları uzunken sonra kel bir karakter oluyor. O da imaj değiştiriyor…

Evet, ilk maceralarında saçlı yaptık. İlk hikayenin sonunda hapse girdi. Hapse girince tabii insanın saçlarını kesiyorlar. Onun da saçlarını kestim. Okuyuculardan gelen tepkilerde “bu hali daha güzel, yakışmış, Rıdvan’a daha uyuyor, o koca burnu ortaya çıkmış” deyince öyle devam etmeye karar kıldık. Çizerken de saç bazen gözlerini önlüyordu.



En Kahraman Rıdvan deyince akla futbolcu Rıdvan da geliyor. Hatta bir hikayede beraber oynuyorlar. Futbolcu Rıdvan nasıl dahil oldu hikayeye?



O dönem futbolcu Rıdvan çok popülerdi. En Kahraman Rıdvan da çizgi yönünden çok popülerdi. Oğuz Abi’yle ya da başka bir arkadaşla konuşurken tam hatırlamıyorum, “Ya bunlar karşı karşıya gelemezler mi?” dedi. Futbolcu Rıdvan’ın da lakabı “şeytan”dı. Cıva gibi, şeytan gibi oradan oraya kıvrılırdı. Sanki şeytanlar çok kıvrakmış gibi. Ben de neden olmasın dedim. Sonuçta bizim elimizde, biz çizeceğiz, istediğimiz gibi onu kötü bir şekilde çizmediğimiz takdirde futbolcu Rıdvan da buna karşı çıkmaz. En Kahraman Rıdvan’ı da o hikayede futbolcu yapmıştık.

En Kahraman Rıdvan’ın maceraları devam edecek mi?

Medyadan uzun süredir uzağım. Tipitip’i yaptığım firmanın grafik departmanında uzun yıllar çalıştım. Aşağı yukarı bir yıldır grafikten de uzağım, evdeyim artık. Uygun ortam bulursam çizmek istiyorum, içimde o duygu var ama o uygun ortamı nerede bulurum, nasıl bulurum bilmiyorum. Çünkü Uykusuz dergisinden En Kahraman Rıdvan’ın albümlerini yapıyorlar, çok güzel fakat tabii şimdiki jenerasyonun mizah anlayışı farklı, bizim dönemimizde farklıydı. Dolayısıyla onlarla aynı dergi içinde ben yapabilir miyim, onlar kabul edebilir mi bilmiyorum. Sadece Uykusuz için değil, genel olarak söylüyorum. Ama sadece Rıdvan’ı değil bir şeyler çizmek istiyorum. Çünkü günlük olaylardan sürekli etkileniyorsunuz. Eskiden gazete ve dergilerde çalışırken benim için acayip bir ilaçtı. O muhalif olduğunuz konuları çok rahatlıkla işleyebiliyorsunuz ve rahatlıyordunuz çünkü onu söyleme ihtiyacı hissediyorsunuz. İnsan konuşmak imkanı varsa, konuşamazsa büyük sıkıntı yaşar ama konuşursanız rahatlarsınız. Bir doktor söylüyordu: “Sesli söyleyeceksin, ağzından çıkacak dolanacak kulağına. İçerden konuşursan sen onu duyamazsın, sesini duyman lazım.” Sinirlendiğim, yanlışı gördüğüm zaman onu ifade etmem lazım, ben çizgiyle ifade edince rahatlıyordum. Şimdi uzun süredir içimde birikti birikti; şu an rahatlayamıyorum, rahatlamam lazım. Tabii ki şimdiki jenerasyondan daha farklıyız bir ortam bulursam çizmek istiyorum. Ama Rıdvan olur ama başka şey olur…

Mizah dergilerini takip ediyor musunuz?

Zaman zaman. Her sayılarını takip edemiyorum çünkü bazen dediğim gibi jenerasyon farkından olsa gerek bazı şeyler bana biraz itici geliyor. Gerçi sadece bana değil, etrafımda duyduğum, gözlediğim arkadaşlardan, daha alt yaş gruplarından da duyuyorum bunu üst yaş grubundan da kendi yaş grubumdan da… Zaten toplam mizah dergilerinin tirajını ortaya koyduğumuzda bir Gırgır dahi edemiyor. Çünkü 12 Eylül döneminden sonra gençlerin olaylara bakış şekli değişti, ister istemez değişti. O zamanlar ki gençlik daha politik bakıyordu, düşünebiliyordu, dünya görüşü farklıydı. Şimdiki jenerasyon daha teknolojik; politik değil, daha farklı. Aradaki o farktan dolayı benim dahi tahammül edemediğim espriler, espri bile gelmeyen bazı şeyler hatta bazen iğrençliğe kaçan tarzda çizimler, espriler oluyor ama onun yanında gerçekten çok değerli arkadaşlar çok güzel şeyler de yapıyorlar.

Beğendiğiniz, takip ettiğiniz çizerler var mı?

Yiğit Özgür, Selçuk Erdem, Metin Üstündağ, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu var. Şimdi sayamıyorum ama okuduğum zaman çok hoşuma giden çizerler var. Ama dediğim gibi bazı şeyler bana hitap etmiyor.

Gırgır’da çiçekli imzanızı attığınız, panoromik sayfa da çok seviliyordu…

Hürriyet’e girdiğim zaman benden önce oraya giren Bülent Düzgit vardı. Rahmetli oldu çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Bülent Düzgit’in çizgisi benden daha profesyonel, daha oturmuş bir çizgiydi. Ben de gidince iki Bülent karışıyordu birbirine, ondan ayrılmak düşüncesiyle imzama bir çiçek ilave ettim. Başlangıcı öyle oldu. Hatta çok takıldılar bana o zaman, sen çiçek çocuk musun? hippi misin? gay misin? diyenler oldu. Sadece diğer Bülent’ten ayırmak için yaptığım bir şeydi öyle kaldı.

Ben kalabalık çizgiyi seven bir insanım Rıdvan’ı yaparken de o duygularımı tatmin edebiliyordum, onun da karşılığını okuyucudan görüyordum. Zaten yoğun çalışıyordum. Laklak’a çizim yapıyorum zaman zaman Fırt’a da çiziyordum. Bir de Rıdvan’ı çiziyordum ki ilk başladığında iki sayfaydı. Bayağı yoruluyorum fakat yine de içimde bir aşk var. Başlangıçta yarım sayfa panoromik bir sayfa yaptım. Meğerse; Günaydın’ın sahibi Haldun Simavi de öyle kalabalık çalışmayı çok severmiş, Oğuz Abi de çok severmiş. Dergi çıktı, ertesi hafta Rıdvan’ı çizdiğim sırada Oğuz Abi geldi “Bülent bir çocuğun oldu" dedi. Hayırdır abi dedim. “Haldun Bey de çok beğenmiş, benim de çok hoşuma gitti. Bir de kalabalık sayfa yap” dedi. “Nasıl yani zaten zor yetiştiriyorum” dedim. “Çare yok yapacaksın” dedi. O sayfayı ben çiziyordum ama çok yoğun olduğum için esprileri bulmaya benim yetişmem mümkün değildi. İlk dönemde birkaç arkadaş esprileri buluyorlardı. Ben de ilave yapıyordum. Rıdvan’ı bitirdikten sonra ona başlıyordum ilk haftalarda çok zorlandım gerçekten, sonra sonra çok hoşuma gitmeye başladı. Hatta ilk çizimlerden itibaren Alfred Hitchcock filmlerinin bir köşesine kendisini koyarmış ya ben de kenarlarına kendimi çiziyordum, bir gün simitçi olurdum bir gün ayakkabı boyacısı. Daha üçüncü haftasında okuyuculardan mektup gelmeye başladı, o dönemde çok dikkatli okuyuculardı. Herkes orta sayfa derdi ona ama aslında adı orta sayfa değildi. Sayfayı yatık kullandığım için o imajı veriyordu “o orta sayfada bir tip yapıyorsunuz yeni bir tip mi çıkacak? Kimdir o?” diye sorarlardı. Vallaha bravo, üç haftada bunu fark ettiyse o kalabalık içinde ki zaman zaman öyle çok insan çizerdim ki bazen okuyucuyla iletişim kurardım, sorardım bakın bakalım bu hafta kaç kişi var diye. O sayfanın fotokopisini çeker tek tek kırmızı kalemle hepsini işaretler, sayardım. Gerçekten kişi sayısını bilmem lazımdı.

İnsanlar sadece düz espriyi verdiğiniz zaman o da güzel hoş ama bir de kenarda çizenin de farkında değilmiş, kimse de farkında değilmiş gibi bir espri gördüğü zaman hoşuna gidiyor insanın. Amerikan MAD dergisinde yıllar öncesinden beri gelen hala var mı bilmiyorum, Sergio Aragones sayfanın kenarlarında incecik, bir santimlik alanda dikine ya da enine küçük küçük espriler yapardı. Normal sayfadan çok MAD’de onları okurdum. Çünkü kimsenin farkında olmadığı bir şeydi. Bir gün siz keşfediyormuşsunuz gibi gelirdi. Espriler önemsizmiş gibi. Kenarda, tiyatroda gak dedikleri küçük küçük espriler insanların çok hoşuna gitti. Ondan sonra sürdü gitti.

Bir hafta kendinizi bıyıksız çizmişsiniz ve okurlar da fark etmiş…

Sayfaya kendimi çiziyordum ama zaman zaman farkında olmadan eşimi, çocuğumu da çiziyordum. Gerçekten kasten yapmıyordum fakat eşime arkadaşları söylüyormuş sizin ailedeki gelişmeleri oradan takip edebiliyoruz diye. Hem Rıdvan hem panoramik sayfa bayağı yoğun çalışıyoruz bazen dikkatimizden kaçan noktalar oluyordu. Kurşun kalemle çizdikten sonra çinileme yaparken yarı grogi gibi oluyorsunuz ve bazı şeyleri görmüyorsunuz. Çini bitip kuruduktan sonra kurşun kalemle çizdiklerimizi siliyoruz. Silmeden önce kurşun kalemle bıyık varken koyu renkle de çizince çiniyle de karışmış. Yayımlandığının ertesi günü okuyucu telefon açtı, “ya ne kadar dikkatsiniz çiziyorsunuz o bıyıklı adam bir karede bıyıksız çizmişsiniz bir daha yapmayın” dedi. Bir de azar işittim. Sonradan baktım unutmuşum, kitap haline getirirken düzelttim.


Göksel DURUTUNA

ntvmsnbc



CAFCAFın yeni sayısı çıktı


Cafcaf Mizah Dergisi 5 yıldır yayınına bıkmadan, usanmadan, yorulmadan embesilleşmemiş, ulusalcılaşmamış zihinlere mizah sunmaya devam ediyor.

Gençlerin ve kendini genç hissedenlerin mizah dergisi Cafcaf 50. sayısıyla raflarda yerini aldı. Derginin kapağında 4+4+4 diye adlandırılan tasarı halindeki yeni eğitim sistemine ağır bir eleştiri var. Buna karşın ise “ev okul” önerisi sunulmuş.



Cafcaf Türkiye’deki mankurt eğitim sistemine karşı!
Dergi kapağında eğitim faşizmine karşı olduğunu ve “ev okul” (homeschool) isteğini dile getirmiş.28 Şubat sürecinde kesintisiz 8 yıl eğitim sistemine geçen Türkiye’de şimdi de zorunlu eğitimin kademeli olarak 12 yıla çıkarılmasına yönelik kanun teklifi söz konusu. Bu ister 4+4+4 olsun isterse eksisi gibi kalsın değişmeyen bir gerçek var: Dersaneleriyle, ucube öğretmenleri ile, garip göstermelik kuralları ile çocuklar eğitim diktatoryasına kurban ediliyor.
Dergi, Avrupa’da ortaçağdan beri ABD’de ise ülkenin kuruluşundan beri devam eden ve “home school” olarak bilinen “ev okul” hakkını talep ediyor. Evde eğitimden ziyade serbest müfredatlı çoktan seçmeli bir eğitim anlayışı olan “ev okul” sistemi ruhen özgür ve yaratıcı bir gençliğin yetişmesine imkân tanıyor. “Bu eğitim sisteminde kendisine, evrene, kültürüne sahip çıkabilecek ve geliştirebilecek, sınıf hiyerarşisi hipnozundan uzak, ayakları yere basan ve geleceğe umutla bakabilen bir gençlik söz konusu. Bu, şu an ülkemizde göremediğimiz bir gençlik türü.” Diyor dergi yönetimi.
Dergi’nin dosya konusu ise “Irkçılık”
Cafcaf 11 sayfasını ırkçılık konusuna ayırmış. Gerek yazı, gerek çizgi öykü ve karikatürlerle olsun yine kendine has muzip bir incelikle mizah ile izah etmiş dergi.

•Kamil Yeşil, Osmanlı’dan süregelemeyen ırkçılığı Kapalı Çarşı yöntemiyle izah edip günümüzde nasul sürdüğünü anlatmış.
• Yüksel Bayram “ben ırkçı değilim” ddiği halde ırkçılığın daniskası olanları çok kızdıracak karikatürlere imza atmış.
• Cımbızcı Cafer: Sağım solum, soyum sopum, ebe sobe! diyerek ırkçılığa çok kıymetli bir eleştiri getirmiş.
• Güray Süngü, Resim-i İdeoloji başlığı altında işe yarayan ve yaramayan ırkçılık çeşitlerinin tümünün yetenekli aptallık olduğunu yazmış.• Karton Piyer, ırkçı olmak siteyenlere vazgeçilmeyecek tavsiyelerde bulunmuş.
• Furkan Özçoban çizgileriyle futboldan arabeske ve Hitler’e kadar uzanan ve kısalalan bir ırkçılık çizmiş.
• Niyazi Çol, bir takım noktalar ve aforizmalarında ağza alınmayacak ama çizilebilecek noktaları karikatürize etmiş.
• İbrahim Demirci’nin Suriye’de şahit olduğu trajikomik bir ırkçı çizgi öykü: Halep İşi
• Sen benim kim olduğumu biliyor musun? İsimli çizgi köşe ırkçılığın sadece genetik değil sosyal bir virüs olduğunu da anlatıyor.
• Derginin editörü ise babasının klasik bir İstanbullu olarak nasıl bir ırkçılığın altına imza attığını anlatmış Yavuz Girgin çizmiş.
•Br. Otacı Zahter ırkçılığın medyada ne denli absürt bir şekilde doğru bir şekilde (!) yapıldığına örnekler sunmuş.

Bizi banyo oturakları mahvetti!




"Himmeti var olsun", Radikal gazetesi bizi en az bir ay eğlendirecek çok sevimli bir haber yapmış.
"Sanatçılar evrimi ve bilimi savunuyor" gibi çok şık ve karşı konulmaz derecede çekici bir ambalajla servise konulan haberin alt başlığında, "Tiyatro, sinema ve müzik dünyasının alanlarında en önemli isimleri (...)'nin evrimi neden savunmak gerektiğini anlattıkları video büyük ilgi gördü" deniliyor.
Haliyle merak ediyorsunuz, nedir bu video diye; efendim, video, "Evrimi Savunuyorum Grubu" ve NHKM video ekibi tarafından ortaklaşa hazırlanmış; haberde, Başbakan'ın "Dindar nesil" sözlerine cevap veren sanatçıların samimi üslûbunun dikkat çektiği de ileri sürülüyor ve şöyle devam ediliyor: "Çocuklar, ebeveynler ve eğitimcilerle gerçekleştirilecek 'Evrim Atölyeleri', çocuklar için hazırlanacak kitap ve çizgi film çalışmalarıyla devam edecek."
Haberi okuyunca insanın hemen gidip Evrimci olası, "Evrimle bilim ayrılamaz cemaatine" mürid yazılası geliyor; şahsen ben bizzat kendim olaraktan videoyu seyrettikten sonra şevke gelip, "Bre zındıklar, bilin ki evrime inanmayanın ukbâda yatacak yeri yok" diye nârâ atmamak için kendimi zor zaptettim, düşününüz yani!
Videoda dört sanatçı, sırayla evrimi ve bilim kavramlarını birbirinden ayırmamaya özel bir dikkat gösteriyorlar; maşallah! Kezâ bu elemanların sanatçı olmaları, söylediklerinin inandırıcılığına çok zengin boyutlar katıyor ve bu konularda benim gibi gaafil kalanlardan iseniz, kendinizi cehâletinizden ufalanmış hissediyorsunuz. İnşallah!
Ee, sizlere, bu eğlenceli videodan birtakım "tape" çözümlemeleri sunmama izin verirsiniz artık; meselâ bakınız bir sanatçımız, "Şimdiki iktidar kendi ideolojisi doğrultusunda diyor ki ben bilime ihtiyaç duymuyorum. Yani evrim teorisinin 200 yıl önce kanıtlanmış olması beni ilgilendirmiyor, benim şu andaki iktidarımda bu bilgiye yer yok." diyor; maşallah! Sözü diğeri alıyor hemen, dinlerken ağlamamak için insanüstü gayret göstermeniz gereken bu tirad aynen şöyle, "Yav, ben ortaokulda kürsünün üzerinde namaz kılmayı reddettiğim için sınıfta kaldım çünkü bunun yeri burası değildi, ben öğrenmek istersem gider annemden babamdan öğrenirim." (Burada ağlamamak gerçekten çok zordu; olanca metânetime rağmen hıçkırıklarıma engel olamadım nitekim!) Ardından öteki sanatçımız, hükümetin halkı cahil bırakma hesabı yaptığından, böylece daha kolay idare edebilme planlarından bahsediyor ve biz, "Hee, hakikaten öyle yav; niye fark etmedikti ki?" demekten kendimizi alamıyoruz. Daha sonra hükümetin şöyle düşünmemizi istediğini açıklıyor sanatçı arkadaşlarımız: "Benim şu bilgiyi kabul etmiş olmam anlamına gelir; bizi leylekler getirdi. Bu iktidar beni üç yaşında çocuk zekâsında görüyor!" Tam burada kafam karıştı işte; leylek teorisi doğru değilse ne olmuş olabilir ki arkadaşlar?
Videonun en eğlenceli ve defalarca seyretmekten bıkmadığım bölümünde tiyatrocu eleman, Hamlet'in mezarlık sahnesindeki tiradını andırır bir vecize irâd ediyor: "Arkadaşlar güneşi balçıkla sıvayamazsınız; bilim durmaz, durdurmaya çalışırsın ama başaramazsın; adam küvete girer, su taşar, bilim durmaz; adam ağacın altına oturur kafasına elma düşer, bilimi tutamazsın."
Yıllarca küvete girmiş, fakat hep ayakta veya tabureyle oturarak yıkandığımız için suyu bir türlü taşıramamış olmanın acı sonucunu, derin bir pişmanlık sızısı halinde ruhumun bütün çeperlerinde hissediyor, utançla eziliyorum. Evet, gerçek bu işte: Hamama girersin, terlersin ama bilim alır başını gider... Vay canına!
Ardından sırayla, "Bilim bilim bilim; başka yok ben de ona inanırım işte", "Örgütlenmek de evrimin bir parçasıdır" ve özellikle "Evrimsiz olmaz, e bilimi savunuyoruz, bilimi savunduğumuz için de evrimi savunuyoruz yani" sözleriyle video sona eriyor.
Arkadaş, videoyu seyrettikten sonra bende bir aydınlanma, bir arınma halleri... Ağzımdan ışıklar fışkırıyor âdeta ve birdenbire bütün eşyanın anlamı değişiyor, Prometheus gibi bir şey oluyorum! N'olaydı da şu videoyu, elli sene önce seyretseydim diye başımı duvarlara vuruyorum!
...
Değerli solcu abilerim, ablalarım; kimsede kabahat aramayınız, sizi bu havalar değil, bu kafalar mahvetti işte!

Ahmet Turan ALKAN-Zaman





Mizahgüncel arşivinden...

1981 yılında Ses dergisinin ilavesi olarak çıkan bu dergiyi aşağıdaki linkten indirerek okuyabilirsiniz.
http://www.mediafire.com/?rngp10ll914kilz

ÇAYLAK MİZAH DERGİSİNDE ÇİZMEK İSTER MİSİNİZ?





Merhaba,


1970 ve 1990'lı yıllarda yayınlanan Çaylak Mizah Dergisini tekrar çıkarmak için çalışmalara başladık.

Karikatür çizim tekniklerini bilen ve photoshop kullanımında tecrübeli arkadaşları Çaylak Mizah Dergisinde de çizmeye davet ediyoruz.

Çizmek isteyen arkadaşların çizdikleri karikatürlerden örnekler göndererek aşağıdaki e-posta adresine çalışmalarını bekliyoruz.


caylakmizahdergisi@gmail.com


İlgilenen tüm arkadaşlarımıza şimdiden teşekkür ederiz.


Ünsal ERKAN
Çaylak Mizah Dergisi Editörü

Geçmiş zamanlar...

1949 tarihli Yeni İstanbul gazetesi. Çizer Turhan Selçuk...

Maydanoz yakında çıkıyor


MAYDANOZ MİZAH DERGİSİ YAKINDA, YANI BAŞINIZDA!


Yeni bir mizah dergisi çıkarmak, yeni bir heyecan yaşamak için kolları sıvadık. 1 Ocak 2012’de huzurlarınızda olacağız. Derginin mutfağı İzmir’de olsa da, İstanbul, Bursa Gaziantep, Sinop, Manisa, Denizli, Aydın, Çanakkale gibi kentlerden dergi sayfalarına katılan arkadaşlarımız oldu. Yine derginin dağılımı İzmir ağırlıklı olacak. Ama büyük kentlerde olmak için çalışmalarımız sürüyor. Bu konuda en büyük desteği de sizlerden bekliyoruz. Dergi 16 sayfa, renkli, kuşe kağıda basılı 24x34 boyutlarında olacak. Aylık yayınlanacak dergi, zaman, zaman özel sayılar yapacak.

Boligan

Demirhan Kadıoğlu ile ...


"Yetiştirme yurdunda çok şey kazandık"




Çizer ve gazeteci Demirhan Kadıoğlu ile neler konuştuk neler.. Hayata pozitif bakmış bir yürek o...
Demirhan Kadıoğlu benim yıllardan beri takip ettiğim bir kalem erbabı. Yazar ve çizerliğin yanı sıra, radyo ve televizyon programları yapmakta… Bunca iş güç arasında kitap çalışmaları da olmuş. Yirmiye yakın çocuk kitabı yazmış ve onlarca kitap resimlemiş.
Çocukluğu Yetiştirme yurtlarında geçmiş olmasına rağmen hayata hep pozitif bakabilmiş. Geçmişinde yaşadığı olumsuzlukları bir kenara bırakmayı bilmiş ve hayata kaldığı yerden devam etmiş.


Çocukluğunuz bir kaos döneminde geçti. Kendi çocukluğunuzu ve o kaos dönemini anlatabilir misiniz?

Kaos dönemi derken neyi kastettiğinizi aşağı yukarı anlıyorum. 1980 öncesi yıllar, ideolojilerin çarpıştığı bir zaman dilimiydi gerçekten. Bu karmaşık zaman diliminde çocuk gözüyle neyin yanlış neyin doğru olduğunuzu bilmiyorsunuz. Sağ-sol çatışmaları… Sokak gösterileri ve bir de bakmışsınız ki, askeri darbe… Sonra anladım ki, bu ülkede ideolojiler değil, aslında sokaklara gençleri döken egemen güçler hakim. Bu güçler, istedikleri gibi gençlerin enerjisini kullanıyor ve sonra da tüketiyordu. Çocuk gözle askeri darbeyi birebir yaşamanız, size demokrasilerde zaman zaman kesintiler olduğunu da hatırlatıyor... Aklımız biraz daha erince, anladık ki, askeri darbeler meğer on yılda bir demokrasimizin canına okuyormuş. Cumhuriyet.. Tamam. Ama ya demokrasi? Bu kavramın içini doldurmak için, biraz daha zamana ihtiyaç var gibi. Süreç devam ediyor.

Yetiştirme Yurdunda büyümek nasıl bir duygu? Size neler kaybettirdi, neler kazandırdı?

Yetiştirme yurdunda büyümek bir tecrübe kazandırıyor. Çünkü orayı bir okul gibi görmek gerekiyor bence. Yüz elliden fazla kardeşinizle birlikte aynı çatı altında yemek yiyor, ders çalışıyor, oyun oynuyor ve birlikte büyüyorsunuz. Sonra, o çatıdan ayrılıyor, belli bir yerlere doğru kanat çırpıyorsunuz. Sosyal yönünüzü daha çok geliştiriyorsunuz. Çünkü, sosyal olaylara duyarlı oluyorsunuz. Sosyal yaşamda ileride nasıl biri olacağınıza dair kesin öneriler getiriyorsunuz. Ailenin önemini daha iyi kavrıyorsunuz. Bir baba, bir anne kavramının içi boş bir söylem olmadığını biliyorsunuz. Çocuklarınız olduğunda, onlara elinizden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Bireylere değer verirsek, aile çatısını sağlam tutmuş oluruz. Aileyi sağlam tutarsak, toplumu yıkılmaz bir kale haline getirmek kendi elimizde. Bunu başlatmak öyle zor değil, önce kalp dairesinde başlatmak meselenin özünü oluşturuyor galiba. Geçen ay “yetiştirme mezunları” olarak bir araya geldik. Düşünebiliyor musunuz, aradan 27 yıl geçmiş… Yıllar sonra kendimizi çok değişik boyutlarda gördük. Birbirimizi siyah/beyaz fotoğraflardan tanıdık. Ama şimdi hepimiz toplumun önemli yerlerinde söz sahibiyiz. Kimimiz polis, kimimiz yönetici, kimimiz tüccar, kimimiz gazeteci… Devlet dairelerinde de önemli yerlerde olan dostlarımız var. Yetiştirme yurdu merdivenleri önünde bizden sonraki kuşakla birlikte çektirdiğimiz o fotoğraf, bizim aslında çok şey kazandığımızın bir göstergesi.


Yazı hayatına nasıl başladınız?

Yazı hayatından önce çizgi vardı benim dünyamda. Çizgiyle başladı yazı hayatım. Çizgiyi geliştirmek için küçük hikayeler yazarak, resimledim. Sonra geliştirdim. Çizgi romanlar üretmeye başladım. Ki, zaten çizgi roman üretmek, yazının temelini oluşturdu bir bakıma. Sonra, günlük tutardım. Belli olayları, kaleme alıp tarihe not düşerdim. Daha sonra bana tanınan bir fırsatla, köşe yazısı yazmaya başladım.

Sizi yazı konusunda en çok teşvik eden ve öven kim oldu?

Şartlar sizi belli bir noktaya getiriyor zaten. Yazı konusunda doğrudan teşvik eden Yeni Asya Gazetesinin Genel Yayın yönetmenliğini halen sürdüren sayın Kazım Güleçyüz olmuştur. Kendisiyle özel sohbetimizde, gazetede bir televizyon eleştirmenine ihtiyaç olduğunu hatırlattım. Hemen başlamamı söyledi. Hatta birkaç gün ayak sürümeme rağmen, ısrar etti ve bu şekilde başladım. Önce nokta atışlar yaptık köşemizde. Tuttu. Daha sonra okuyucuların teşvikiyle köşemizi geliştirdik. Çünkü okuyucuların hem medyadan hem de televizyondan yana dertleri çoktu.

Ruberu görüşme imkanı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?

İnsanları etkileyen önce eserlerdir. Kitaplardır. Kitaplardan yola çıkarak baktığınızda ilgilendiğiniz alan ne ise, o sizi etkiler. Bu yüzden eserler “ruberu” görüşme imkanı sağlar size; çağın “Bedii”si Said Nursi beni en çok etkileyen… Yaşadığı dönem, yazdığı eserlere bakın. Oun aslında bu günlere bakan entellektüel yapısını gösterir. Her satır, bir kapı… Hakikate açılan bir geçit. Günlük okumalarımı bu gözle yaparım. Bediüzzaman ve talebelerin çektiği sıkıntılar olmasaydı, biz bu günlere gelir miydik? Cennet asa bir baharda yaşadığımız şu dönemde Risale-i Nur, Türkiye için, Ortadoğu için, hatta Dünya için bir şans.

Yazılarınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

Atılan her adım yerini bulur. Yazılan her satır, hedefini bulduğu gibi… İlk makalemi y az dığım dön emlerde ünlü bir cazcının ölümüyle ilgili düşüncelerimi aktarmıştım. Beni bizzat telefonla arayan ünlü cazcının kızı, babasının aslında yazılanların ötesinde bir kişiliğe sahip olduğunu söyledi. Ben düzelttim. Demek ki, araştırmadan, eksik bilgiyle bir şeyler yazmamak gerekiyordu. Müjdat Gezen’le ilgili bir polemiğimiz neredeyse iki hafta sürdü. Kendisi Cumhuriyet gazetesinde yazıyordu. Reha Muhtar’la “İstiklal Mahkemeleri” konusuyla ilgili atışmamız olmuştu. Cem Özer, Hürriyet gazetesindeki yazısında “Hacılara hakaret etmiş”, ben de eleştirince, telefonla beni arayarak ağız dalaşına girmişti. Dönemin Kültür Bakanı Agah Oktay Güner, “Mankurt” başlıklı bir yazımdan dolayı şifahen arayarak tebriklerini iletmişti.

Toplumda makes bulan yazımdan bir tanesi “İsimler ve diziler” başlıklı bir makaleydi. Bu yazıda mukaddes isimlerin, dizi filmlerde kötü karakterlere veriliyor olmasını eleştirmiş, izleyicilerin hassas olmasını isterken, yetkililerin de dikkat etmesi gerektiğine işaret etmiştik. Yazı, internet sitelerinde en çok tıklanan makalelerden biri oldu. Yazı o kadar çok ilgi gördü ki, başka gazeteler bu konuyu sahiplenerek röportaj ve televizyon programları yaptı.

Şimdiki çalışmalarınızdan bahsedelim, neler yapıyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?

Yazı, çizgi ve program hayatım devam ediyor. Haftada üç gün Milli Gazete’de yazıyorum. Bir çocuk dergisinin editörlüğü üzerimde. TRT Arapça kanalında yayınlanan “Elvan-ı Seb’a” programına hafta içi beş gün karikatür çiziyorum. Seyr FM’de haftada bir “Gündem Özel” program hazırlıyorum. TV5’te her Çarşamba akşamı “Medya ve Toplum” programı çekiyoruz. Hilal TV’de “Çiz Bakalım” programımız banttan yayınlanıyor... Yeni proje için, çocuk kitapları üzerine çalışmalarımız var. Bakalım Allah nasib ederse, bunlar üzerinde hazırlıklarımızı sürdürüyoruz.

Yazarlık ve çizerliği bir arada götürmek mi zor, yoksa ikisi birbirini tamamlıyor mu?

Evet. Ben ikisini bir bütün olarak görüyorum. Elmanın iki yarısı gibi. Kimi insanlar, resimle düşünür, ona göre yazar. Kimi yazıyla düşünür ona göre resmeder. Ben yazdığım zaman, resmetmetmeden duramam. Çizdiğim zaman ise, yazamam. İkisini bir arada yapmak eğlenceli.

Sizi bazen, karikatür etkinlikleri yaparken görüyoruz. Özellikle kitap fuarlarında başınız çocuklarla epey dertte. Ne zaman görsem, çocukların karikatürlerini çiziyorsunuz?

Bazı yayıncılar özellikle kitap satışlarını arttırmak için karikatür etkinlikleri düzenliyor, bizi çağırıyor. Kitap alana bir karikatür bedava diye. Bu hem kitap satışlarını tetikliyor, hem de okuyucu için güzel bir hatıra oluyor. Ömür boyu unutamadığı bir anı bir “iz” bırakmış oluyorsunuz. Geçen hafta Tokat’taydım. Bir öğretmenim yıllar önce kendisinin karikatürünü çizdiğimi hatırlattı. Çok duygulandım. Bana, “Daha on yaşındaydın” dedi. Demek çok küçük yaşlardan beridir, bilmeden portre karikatür yapıyormuşuz.

alıntı:dünyabizim.com


2.Türkiye dergi günleri

Cafcaf'ın 49. sayısı çıktı

Bu bir inlemedir kardeşlerim!










Yobaz, düşüncelerini ve dertlerini, Dosto misali, sertlikle açıklamak istiyor. En büyük meselesi samimiyettir. Çünkü ruhun samimiyeti huzurdur, der. Esrarını 24 kez okuduğu Tutunamayanlar’dan almış. Güncelleme: 14:00, 07 Aralık 2011 Çarşamba

Bütün kitaplarını okuduğum Ömer Faruk Dönmez'in son kitabının ana izleği aşk! Dönmez’in Yobaz’ı, sözlerini bu geniş ve uzun ‘yatak’ta söylüyor. Düşüncelerini ve dertlerini, Dosto misali, sertlikle açıklamak istiyor. En büyük meselesi samimiyettir. Çünkü ruhun samimiyeti huzurdur, der. Esrarını 24 kez okuduğu Tutunamayanlar’dan almış.

Herşeyiyle... Güp güp atan kalbiyle!

Acısı ve neşesiyle, zaafları ve erdemleriyle, açığa vurdukları ve gizledikleriyle, tutarlı yanları ve çelişkileriyle, yani her şeyiyle kendini ortaya koymaya çalışıyor. Rezil olmaktan korkmadan.

İnsanı aptal yerine koyan sistemden memnuniyet duymuyor. Sürekli bir teyakkuz hali var bu günlükte. Güp güp güp güp atan bir kalb var. Bu kalbin yakarışları, duaları…

Keskin bir zekası ve sivri bir dili var Yobaz’ın. Ya da sivri bir zekası ve keskin bir dili… Atay’ın Olric’i gibi Yobaz’ın da Gregor’u ona eşlik ediyor günlüğünün büyük kısmında. Yazar sonra onu tatile gönderiyor. Görevini hakkıyla yapmış olduğuna kani olduğu içindir herhalde. Görevi ne mi onun? Okuyucuyu uyanık ve diri tutmak!

Yobaz bir öğretmen ve Monna Roza!

Evlenip boşanmış bizim Yobaz. Bir oğlu olmuş bu talihsiz evlilikten. Oğlundan ayrı yaşadığı için onu özlüyor. Bir öğretmen, kahramanımız Yobaz. ‘Bir güzel sev duymasın amma sakın zal-i felek / Genc ola amma nihan ender nihan lazım sana’ demiş ya şair. Yobaz da tutup bir güzele aşık oluyor: Öğrencisine. Monna Roza koyuyor ismini.

Üç buçuk ana karakter!

Demek ki kitabın iki buçuk ana karakteri var diyebilir bazıları. Bence üç buçuk ana karakteri var. Yarım olanın Gregor olduğunu açık edip sebebini de beyan edelim ki zorlanacaklara biraz yardımcı olalım. Çünkü Gregor kurgusalın içindeki hayali yaratıktır. Günlük yazarının zihninin edebi somutlanışıdır gene de. Diğerleri ise en az bizim kadar gerçektir. Peki ya üçüncü karakter?

Kalbim acıdıkça inliyorum kardeşlerim!

Onu yazara uyarak italik yazalım buraya: Güzel bir şeyhi olsa adamın. Allah’ın veli kulu. Mübarek. Kafire karşı sert; mümine karşı yumuşak… Ellerine bakardım onun. İslam vardı ellerinde. Vakar ile otururdu. Heybet ile… Bir sakalları vardı, anlatamam, bembeyaz, başını eğdi mi göğsüne dökülen.Konuşsun, bir şeyler söylesin isterdik; bizi irşad etsin. Ama az konuşurdu. Hikmetli derin şeyler söylerdi. (Planlı davranıp her şeyi bir düzene göre anlatamadığından yakınan yazar, bu yüzden işin içinden çıkmanın o kadar kolay olmadığını belirtiyor. İşte kitabın en iyi cümlelerinden biri burada geliyor. Bu bir inlemedir kardeşlerim: planlı programlı inleyemem ki. Aklıma geldikçe inliyorum: kalbim acıdıkça inliyorum.)

Asya ile Avrupa arasındaki Zıvana'dan çıkmak!

Olumsuzluklara bakıp bakıp zıvanadan çıkan yazar, ‘Zıvana’ kentinin tarihini ayrıntılı bir şekilde anlatmaya başlıyor. Zıvana’dan çıkan Homeros’un hikayesini… Asya’yı ve Avrupa’yı birbirine bağlayan kara ve deniz yollarının Zıvana’dan geçtiğini anlatıyor ilkin. (Yobaz’ın Çanakkale’ye ayrı bir yer verdiğini ve Çanakkale ruhunu çok önemsediğini burada belirtelim. Fakat o tarihlerde geçilemeyen Çanakkale’nin sonradan modernizmle/kapitalizmle/emperyalizmle geçildiğini büyük bir acıyla ve sarih bir şekilde beyan ettiğini de hatırlatalım.)

Zıvana'ya düşülen uzun şerhler!

Zıvana’da müthiş bir ekonomik adaletsizlik söz konusudur. Eğitim çığırından çıkmıştır. Düzen insanları kısa yoldan zengin olup malı götürmeye özendirmektedir. Aile çökmüştür. İlerleyen sayfalarda Zıvana Tarihi’ne uzun, sıkıcı, eğlendirici, düşündürücü şerhler düşülmeye devam ediliyor.

Rabbimiz müceddid bir önder istiyoruz!

‘Dert çok. Hem-dert yok. Dili yok kalbimin bundan pek bizarım’ diyen şair gibi Yobaz da ‘yozlaşmanın ve omurgasızlaşmanın çaresi nedir?’ diye durmaksızın soruşturuyor. Alim mütefekkir insanların bir şeyler yapmasınının gerekliliğine vurgu yapıyor. Müslümanları bir araya getirecek müceddid bir önder için Rabbimiz’e yalvarıyor.

Ağzındaki baklayı çıkarıyor. Kapitalizmin en büyük numarasını açıklıyor: Evden çıkan kadın. Çünkü kadının süslenip püslenip evden çıkması, erkeğin yoldan çıkması anlamına gelir, diyor Yobaz. Modern dünya kadını bir köle olarak kullanıyor.

Kelimelerin aşka gelişi, aşkla gelişi, aşk oluşu...

Kıssalar, menkıbeler, hikayeler, ayetler, hadisler, mısralar, beyitler giriyor araya. Belki de diğer bütün söylediklerinin; bu ayetlerin, bu hadislerin, bu kıssaların şerhi olmasını istiyor. Hicret, Mirac, La ilahe illallah zikri, Allah’tan başka tanrılar vardır fakat siz sakın onlara tapmayın(!) uyarısı, dualar, dualar… Çok sevilen ve kaçırılan bir kız. Monna Roza. Kelimelerin aşka gelişi, aşkla gelişi, aşk oluşu, balta oluşu, safların sımsıkı oluşu… Aşk olsun sana Yobaz!

Ve biz senin Hakk yolundan ayrıldığını gözümüzle görürsek veyahut kulağımızla işitir de bürhanlarla ikna olursak senin bu tahtını yıkmak bize vaciptir.

dünyabizim.com