Maydanoz yakında çıkıyor


MAYDANOZ MİZAH DERGİSİ YAKINDA, YANI BAŞINIZDA!


Yeni bir mizah dergisi çıkarmak, yeni bir heyecan yaşamak için kolları sıvadık. 1 Ocak 2012’de huzurlarınızda olacağız. Derginin mutfağı İzmir’de olsa da, İstanbul, Bursa Gaziantep, Sinop, Manisa, Denizli, Aydın, Çanakkale gibi kentlerden dergi sayfalarına katılan arkadaşlarımız oldu. Yine derginin dağılımı İzmir ağırlıklı olacak. Ama büyük kentlerde olmak için çalışmalarımız sürüyor. Bu konuda en büyük desteği de sizlerden bekliyoruz. Dergi 16 sayfa, renkli, kuşe kağıda basılı 24x34 boyutlarında olacak. Aylık yayınlanacak dergi, zaman, zaman özel sayılar yapacak.

Boligan

Demirhan Kadıoğlu ile ...


"Yetiştirme yurdunda çok şey kazandık"




Çizer ve gazeteci Demirhan Kadıoğlu ile neler konuştuk neler.. Hayata pozitif bakmış bir yürek o...
Demirhan Kadıoğlu benim yıllardan beri takip ettiğim bir kalem erbabı. Yazar ve çizerliğin yanı sıra, radyo ve televizyon programları yapmakta… Bunca iş güç arasında kitap çalışmaları da olmuş. Yirmiye yakın çocuk kitabı yazmış ve onlarca kitap resimlemiş.
Çocukluğu Yetiştirme yurtlarında geçmiş olmasına rağmen hayata hep pozitif bakabilmiş. Geçmişinde yaşadığı olumsuzlukları bir kenara bırakmayı bilmiş ve hayata kaldığı yerden devam etmiş.


Çocukluğunuz bir kaos döneminde geçti. Kendi çocukluğunuzu ve o kaos dönemini anlatabilir misiniz?

Kaos dönemi derken neyi kastettiğinizi aşağı yukarı anlıyorum. 1980 öncesi yıllar, ideolojilerin çarpıştığı bir zaman dilimiydi gerçekten. Bu karmaşık zaman diliminde çocuk gözüyle neyin yanlış neyin doğru olduğunuzu bilmiyorsunuz. Sağ-sol çatışmaları… Sokak gösterileri ve bir de bakmışsınız ki, askeri darbe… Sonra anladım ki, bu ülkede ideolojiler değil, aslında sokaklara gençleri döken egemen güçler hakim. Bu güçler, istedikleri gibi gençlerin enerjisini kullanıyor ve sonra da tüketiyordu. Çocuk gözle askeri darbeyi birebir yaşamanız, size demokrasilerde zaman zaman kesintiler olduğunu da hatırlatıyor... Aklımız biraz daha erince, anladık ki, askeri darbeler meğer on yılda bir demokrasimizin canına okuyormuş. Cumhuriyet.. Tamam. Ama ya demokrasi? Bu kavramın içini doldurmak için, biraz daha zamana ihtiyaç var gibi. Süreç devam ediyor.

Yetiştirme Yurdunda büyümek nasıl bir duygu? Size neler kaybettirdi, neler kazandırdı?

Yetiştirme yurdunda büyümek bir tecrübe kazandırıyor. Çünkü orayı bir okul gibi görmek gerekiyor bence. Yüz elliden fazla kardeşinizle birlikte aynı çatı altında yemek yiyor, ders çalışıyor, oyun oynuyor ve birlikte büyüyorsunuz. Sonra, o çatıdan ayrılıyor, belli bir yerlere doğru kanat çırpıyorsunuz. Sosyal yönünüzü daha çok geliştiriyorsunuz. Çünkü, sosyal olaylara duyarlı oluyorsunuz. Sosyal yaşamda ileride nasıl biri olacağınıza dair kesin öneriler getiriyorsunuz. Ailenin önemini daha iyi kavrıyorsunuz. Bir baba, bir anne kavramının içi boş bir söylem olmadığını biliyorsunuz. Çocuklarınız olduğunda, onlara elinizden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Bireylere değer verirsek, aile çatısını sağlam tutmuş oluruz. Aileyi sağlam tutarsak, toplumu yıkılmaz bir kale haline getirmek kendi elimizde. Bunu başlatmak öyle zor değil, önce kalp dairesinde başlatmak meselenin özünü oluşturuyor galiba. Geçen ay “yetiştirme mezunları” olarak bir araya geldik. Düşünebiliyor musunuz, aradan 27 yıl geçmiş… Yıllar sonra kendimizi çok değişik boyutlarda gördük. Birbirimizi siyah/beyaz fotoğraflardan tanıdık. Ama şimdi hepimiz toplumun önemli yerlerinde söz sahibiyiz. Kimimiz polis, kimimiz yönetici, kimimiz tüccar, kimimiz gazeteci… Devlet dairelerinde de önemli yerlerde olan dostlarımız var. Yetiştirme yurdu merdivenleri önünde bizden sonraki kuşakla birlikte çektirdiğimiz o fotoğraf, bizim aslında çok şey kazandığımızın bir göstergesi.


Yazı hayatına nasıl başladınız?

Yazı hayatından önce çizgi vardı benim dünyamda. Çizgiyle başladı yazı hayatım. Çizgiyi geliştirmek için küçük hikayeler yazarak, resimledim. Sonra geliştirdim. Çizgi romanlar üretmeye başladım. Ki, zaten çizgi roman üretmek, yazının temelini oluşturdu bir bakıma. Sonra, günlük tutardım. Belli olayları, kaleme alıp tarihe not düşerdim. Daha sonra bana tanınan bir fırsatla, köşe yazısı yazmaya başladım.

Sizi yazı konusunda en çok teşvik eden ve öven kim oldu?

Şartlar sizi belli bir noktaya getiriyor zaten. Yazı konusunda doğrudan teşvik eden Yeni Asya Gazetesinin Genel Yayın yönetmenliğini halen sürdüren sayın Kazım Güleçyüz olmuştur. Kendisiyle özel sohbetimizde, gazetede bir televizyon eleştirmenine ihtiyaç olduğunu hatırlattım. Hemen başlamamı söyledi. Hatta birkaç gün ayak sürümeme rağmen, ısrar etti ve bu şekilde başladım. Önce nokta atışlar yaptık köşemizde. Tuttu. Daha sonra okuyucuların teşvikiyle köşemizi geliştirdik. Çünkü okuyucuların hem medyadan hem de televizyondan yana dertleri çoktu.

Ruberu görüşme imkanı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?

İnsanları etkileyen önce eserlerdir. Kitaplardır. Kitaplardan yola çıkarak baktığınızda ilgilendiğiniz alan ne ise, o sizi etkiler. Bu yüzden eserler “ruberu” görüşme imkanı sağlar size; çağın “Bedii”si Said Nursi beni en çok etkileyen… Yaşadığı dönem, yazdığı eserlere bakın. Oun aslında bu günlere bakan entellektüel yapısını gösterir. Her satır, bir kapı… Hakikate açılan bir geçit. Günlük okumalarımı bu gözle yaparım. Bediüzzaman ve talebelerin çektiği sıkıntılar olmasaydı, biz bu günlere gelir miydik? Cennet asa bir baharda yaşadığımız şu dönemde Risale-i Nur, Türkiye için, Ortadoğu için, hatta Dünya için bir şans.

Yazılarınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

Atılan her adım yerini bulur. Yazılan her satır, hedefini bulduğu gibi… İlk makalemi y az dığım dön emlerde ünlü bir cazcının ölümüyle ilgili düşüncelerimi aktarmıştım. Beni bizzat telefonla arayan ünlü cazcının kızı, babasının aslında yazılanların ötesinde bir kişiliğe sahip olduğunu söyledi. Ben düzelttim. Demek ki, araştırmadan, eksik bilgiyle bir şeyler yazmamak gerekiyordu. Müjdat Gezen’le ilgili bir polemiğimiz neredeyse iki hafta sürdü. Kendisi Cumhuriyet gazetesinde yazıyordu. Reha Muhtar’la “İstiklal Mahkemeleri” konusuyla ilgili atışmamız olmuştu. Cem Özer, Hürriyet gazetesindeki yazısında “Hacılara hakaret etmiş”, ben de eleştirince, telefonla beni arayarak ağız dalaşına girmişti. Dönemin Kültür Bakanı Agah Oktay Güner, “Mankurt” başlıklı bir yazımdan dolayı şifahen arayarak tebriklerini iletmişti.

Toplumda makes bulan yazımdan bir tanesi “İsimler ve diziler” başlıklı bir makaleydi. Bu yazıda mukaddes isimlerin, dizi filmlerde kötü karakterlere veriliyor olmasını eleştirmiş, izleyicilerin hassas olmasını isterken, yetkililerin de dikkat etmesi gerektiğine işaret etmiştik. Yazı, internet sitelerinde en çok tıklanan makalelerden biri oldu. Yazı o kadar çok ilgi gördü ki, başka gazeteler bu konuyu sahiplenerek röportaj ve televizyon programları yaptı.

Şimdiki çalışmalarınızdan bahsedelim, neler yapıyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?

Yazı, çizgi ve program hayatım devam ediyor. Haftada üç gün Milli Gazete’de yazıyorum. Bir çocuk dergisinin editörlüğü üzerimde. TRT Arapça kanalında yayınlanan “Elvan-ı Seb’a” programına hafta içi beş gün karikatür çiziyorum. Seyr FM’de haftada bir “Gündem Özel” program hazırlıyorum. TV5’te her Çarşamba akşamı “Medya ve Toplum” programı çekiyoruz. Hilal TV’de “Çiz Bakalım” programımız banttan yayınlanıyor... Yeni proje için, çocuk kitapları üzerine çalışmalarımız var. Bakalım Allah nasib ederse, bunlar üzerinde hazırlıklarımızı sürdürüyoruz.

Yazarlık ve çizerliği bir arada götürmek mi zor, yoksa ikisi birbirini tamamlıyor mu?

Evet. Ben ikisini bir bütün olarak görüyorum. Elmanın iki yarısı gibi. Kimi insanlar, resimle düşünür, ona göre yazar. Kimi yazıyla düşünür ona göre resmeder. Ben yazdığım zaman, resmetmetmeden duramam. Çizdiğim zaman ise, yazamam. İkisini bir arada yapmak eğlenceli.

Sizi bazen, karikatür etkinlikleri yaparken görüyoruz. Özellikle kitap fuarlarında başınız çocuklarla epey dertte. Ne zaman görsem, çocukların karikatürlerini çiziyorsunuz?

Bazı yayıncılar özellikle kitap satışlarını arttırmak için karikatür etkinlikleri düzenliyor, bizi çağırıyor. Kitap alana bir karikatür bedava diye. Bu hem kitap satışlarını tetikliyor, hem de okuyucu için güzel bir hatıra oluyor. Ömür boyu unutamadığı bir anı bir “iz” bırakmış oluyorsunuz. Geçen hafta Tokat’taydım. Bir öğretmenim yıllar önce kendisinin karikatürünü çizdiğimi hatırlattı. Çok duygulandım. Bana, “Daha on yaşındaydın” dedi. Demek çok küçük yaşlardan beridir, bilmeden portre karikatür yapıyormuşuz.

alıntı:dünyabizim.com


2.Türkiye dergi günleri

Cafcaf'ın 49. sayısı çıktı

Bu bir inlemedir kardeşlerim!










Yobaz, düşüncelerini ve dertlerini, Dosto misali, sertlikle açıklamak istiyor. En büyük meselesi samimiyettir. Çünkü ruhun samimiyeti huzurdur, der. Esrarını 24 kez okuduğu Tutunamayanlar’dan almış. Güncelleme: 14:00, 07 Aralık 2011 Çarşamba

Bütün kitaplarını okuduğum Ömer Faruk Dönmez'in son kitabının ana izleği aşk! Dönmez’in Yobaz’ı, sözlerini bu geniş ve uzun ‘yatak’ta söylüyor. Düşüncelerini ve dertlerini, Dosto misali, sertlikle açıklamak istiyor. En büyük meselesi samimiyettir. Çünkü ruhun samimiyeti huzurdur, der. Esrarını 24 kez okuduğu Tutunamayanlar’dan almış.

Herşeyiyle... Güp güp atan kalbiyle!

Acısı ve neşesiyle, zaafları ve erdemleriyle, açığa vurdukları ve gizledikleriyle, tutarlı yanları ve çelişkileriyle, yani her şeyiyle kendini ortaya koymaya çalışıyor. Rezil olmaktan korkmadan.

İnsanı aptal yerine koyan sistemden memnuniyet duymuyor. Sürekli bir teyakkuz hali var bu günlükte. Güp güp güp güp atan bir kalb var. Bu kalbin yakarışları, duaları…

Keskin bir zekası ve sivri bir dili var Yobaz’ın. Ya da sivri bir zekası ve keskin bir dili… Atay’ın Olric’i gibi Yobaz’ın da Gregor’u ona eşlik ediyor günlüğünün büyük kısmında. Yazar sonra onu tatile gönderiyor. Görevini hakkıyla yapmış olduğuna kani olduğu içindir herhalde. Görevi ne mi onun? Okuyucuyu uyanık ve diri tutmak!

Yobaz bir öğretmen ve Monna Roza!

Evlenip boşanmış bizim Yobaz. Bir oğlu olmuş bu talihsiz evlilikten. Oğlundan ayrı yaşadığı için onu özlüyor. Bir öğretmen, kahramanımız Yobaz. ‘Bir güzel sev duymasın amma sakın zal-i felek / Genc ola amma nihan ender nihan lazım sana’ demiş ya şair. Yobaz da tutup bir güzele aşık oluyor: Öğrencisine. Monna Roza koyuyor ismini.

Üç buçuk ana karakter!

Demek ki kitabın iki buçuk ana karakteri var diyebilir bazıları. Bence üç buçuk ana karakteri var. Yarım olanın Gregor olduğunu açık edip sebebini de beyan edelim ki zorlanacaklara biraz yardımcı olalım. Çünkü Gregor kurgusalın içindeki hayali yaratıktır. Günlük yazarının zihninin edebi somutlanışıdır gene de. Diğerleri ise en az bizim kadar gerçektir. Peki ya üçüncü karakter?

Kalbim acıdıkça inliyorum kardeşlerim!

Onu yazara uyarak italik yazalım buraya: Güzel bir şeyhi olsa adamın. Allah’ın veli kulu. Mübarek. Kafire karşı sert; mümine karşı yumuşak… Ellerine bakardım onun. İslam vardı ellerinde. Vakar ile otururdu. Heybet ile… Bir sakalları vardı, anlatamam, bembeyaz, başını eğdi mi göğsüne dökülen.Konuşsun, bir şeyler söylesin isterdik; bizi irşad etsin. Ama az konuşurdu. Hikmetli derin şeyler söylerdi. (Planlı davranıp her şeyi bir düzene göre anlatamadığından yakınan yazar, bu yüzden işin içinden çıkmanın o kadar kolay olmadığını belirtiyor. İşte kitabın en iyi cümlelerinden biri burada geliyor. Bu bir inlemedir kardeşlerim: planlı programlı inleyemem ki. Aklıma geldikçe inliyorum: kalbim acıdıkça inliyorum.)

Asya ile Avrupa arasındaki Zıvana'dan çıkmak!

Olumsuzluklara bakıp bakıp zıvanadan çıkan yazar, ‘Zıvana’ kentinin tarihini ayrıntılı bir şekilde anlatmaya başlıyor. Zıvana’dan çıkan Homeros’un hikayesini… Asya’yı ve Avrupa’yı birbirine bağlayan kara ve deniz yollarının Zıvana’dan geçtiğini anlatıyor ilkin. (Yobaz’ın Çanakkale’ye ayrı bir yer verdiğini ve Çanakkale ruhunu çok önemsediğini burada belirtelim. Fakat o tarihlerde geçilemeyen Çanakkale’nin sonradan modernizmle/kapitalizmle/emperyalizmle geçildiğini büyük bir acıyla ve sarih bir şekilde beyan ettiğini de hatırlatalım.)

Zıvana'ya düşülen uzun şerhler!

Zıvana’da müthiş bir ekonomik adaletsizlik söz konusudur. Eğitim çığırından çıkmıştır. Düzen insanları kısa yoldan zengin olup malı götürmeye özendirmektedir. Aile çökmüştür. İlerleyen sayfalarda Zıvana Tarihi’ne uzun, sıkıcı, eğlendirici, düşündürücü şerhler düşülmeye devam ediliyor.

Rabbimiz müceddid bir önder istiyoruz!

‘Dert çok. Hem-dert yok. Dili yok kalbimin bundan pek bizarım’ diyen şair gibi Yobaz da ‘yozlaşmanın ve omurgasızlaşmanın çaresi nedir?’ diye durmaksızın soruşturuyor. Alim mütefekkir insanların bir şeyler yapmasınının gerekliliğine vurgu yapıyor. Müslümanları bir araya getirecek müceddid bir önder için Rabbimiz’e yalvarıyor.

Ağzındaki baklayı çıkarıyor. Kapitalizmin en büyük numarasını açıklıyor: Evden çıkan kadın. Çünkü kadının süslenip püslenip evden çıkması, erkeğin yoldan çıkması anlamına gelir, diyor Yobaz. Modern dünya kadını bir köle olarak kullanıyor.

Kelimelerin aşka gelişi, aşkla gelişi, aşk oluşu...

Kıssalar, menkıbeler, hikayeler, ayetler, hadisler, mısralar, beyitler giriyor araya. Belki de diğer bütün söylediklerinin; bu ayetlerin, bu hadislerin, bu kıssaların şerhi olmasını istiyor. Hicret, Mirac, La ilahe illallah zikri, Allah’tan başka tanrılar vardır fakat siz sakın onlara tapmayın(!) uyarısı, dualar, dualar… Çok sevilen ve kaçırılan bir kız. Monna Roza. Kelimelerin aşka gelişi, aşkla gelişi, aşk oluşu, balta oluşu, safların sımsıkı oluşu… Aşk olsun sana Yobaz!

Ve biz senin Hakk yolundan ayrıldığını gözümüzle görürsek veyahut kulağımızla işitir de bürhanlarla ikna olursak senin bu tahtını yıkmak bize vaciptir.

dünyabizim.com